 |
|
YILBASI RİGA TURU
RİGA TURU 31 Aralık - 04 Ocak
Noel ağacının ilk süslendiği yer RİGA 'da unutamayacağınız bir yılbaşı gecesi...
Muhteşem mimarisi, göğe uzanan kuleleri , karlarla kaplı Arnavut kaldırımı sokakları, ünlü gece klüpleri ile keyifli bir yılbaşı için RİGA, tüm olanakları bir arada sunuyor.
Avrupa’nın en önemli geleneklerinden biri olan Noel ağacının süslenmesi ilk kez Riga’da gerçekleşmiş. 1510 yılının Noel gecesi eğlenceler ‘House of Blackheads’den dışarı taşmış, ‘bekar tüccar ve zanaatkârlar’ (blackheads) meydandaki çam ağacının etrafında dans etmeye başlamışlar. Ellerine geçen süsleri ağaca atıp en sonunda da koca ağacı yakmışlar. Bu süslenen ilk Noel ağacı olarak kabul ediliyor. Geleneğe dönüşen bu hareketi Martin Luther ağacı eve sokarak, ateşe vermek yerine de mum asarak şimdi uygulandığı haline kavuşturmuş.
Program 1. Gün : İstanbul - Riga THY’nın 10:35 uçağıyla Riga’ya hareket ediyoruz. Yaklaşık 3 saatlik yolculuğun ardından Riga ‘daki rehberimizle buluşuyoruz. Otelimize yerleştikten şehir turumuz başlıyor. 1201 yılında kurulan Riga’nın şehir turunda, Old Town denilen tarihi merkezindeki şehrin tarihi dokusuna tanık olacağımız önemli yapıları ziyaret ediliyor. St. Peter’s Kilisesi, Brotherhood of the Blackheads Evi, Dome Katedrali, Büyük ve Küçük Guildhalls, St. Jacob’s Kilisesi, Riga Kalesi , Özgürlük Heykeli ve şehrin eşsiz mimarisine tanık olacağımız yapılarıyla süslü sokakları görülecekler arasında yer alıyor. Şehir turunun ardından otelimize geçiyoruz. Arzu eden misafirlerimiz için ekstra Yılbaşı programımız başlıyor.
2. Gün : Riga Kahvaltının ardından arzu eden misafirlerimiz için ekstra Jurmala turumuz başlıyor. Letonya’nın Baltık Denizi kıyısında yer alan Jurmala şehir turunda bembeyaz kumsalları ve orman içerisinde yer alan romantik ağaç evleriyle Letonya’nın sayfiye bölgesi ziyaret ediliyor. Tertemiz çam kokulu havası, dingin atmosferi , şifalı suları, çamur kürleri ile Baltık Ülkeleri’nin en ünlü Spa otelleriyle yerli halkın ve turistlerin rehabilitasyon merkezi Jurmala… Hava kirliliğini önlemek amacıyla araba girişlerinin ücretli olduğu bu şirin sahil kasabasında dilerseniz ünlü spalarının tadını çıkartabilirsiniz. Dilerseniz yol boyunca uzanan şirin kafelerinde keyif yapabilirsiniz. Mevsime göre de bembeyaz kumsallarda güneşlenebilir, Baltık Denizi’ne girebilirsiniz. Turumuzun ardından Riga’ya geri dönüyoruz.
3. Gün : Riga Kahvaltının ardından arzu eden misafirlerimiz için ekstra Bauska & Rundale Sarayı turumuz başlıyor. Riga’ya 60 km uzaklıktaki BAUSKA turunda , Bauska Kalesi ve Rundale Sarayı ziyaret ediliyor. Öncelikle Bauska Kalesi, ardından da Avrupa’nın en güzel saraylarından biri olan Rundale Sarayı’nı keşfediyoruz. 1736-1740 yılları arasında yapımı tamamlanan Rundale Sarayı, Letonya Dükü Ernst Johann’ın yazlık sarayı olarak yaptırılmış. Barok ve Rokoko tarzında inşa edilmiş sarayın bahçesi Fransız tarzından düzenlenmiş. Turumuzun ardından Riga’ya geri dönüyoruz.
4. Gün : Riga Kahvaltının ardından arzu eden misafirlerimiz için ekstra Sigulda turumuz başlıyor. Riga’ya 51 km. uzaklıktaki, Letonya’nın en güzel şehirlerinden kabul edilen Sigulda şehir turunda Sigulda Kalesi, Gauja Milli Parkı, Gutman Mağarası, Turaida Kalesi ve müzesi ziyaret ediliyor. Kalelerin arasında gezerken kendinizi Ortaçağ Avrupası’nda hissedeceğiniz Sigulda turunda, yemyeşil ağaçları, ovaları , Gauja Nehri’nden oluşan muhteşem doğası ile sizi büyüleyecek. Turumuzun ardından Riga’ya geri dönüyoruz.
5. Gün : Riga – İstanbul Kahvaltının ardından, serbest zaman zamanımız oluyor. Saat 12.30 'da havalimanına transfer için otelimizde buluşuyoruz ve THY 14:35 ucağı ile İstanbul'a hareket ediyoruz.
| Tur Fiyatı: |
649 Euro |
| Fiyata Dahil Hizmetler: |
THY ile İstanbul - Riga - İstanbul uçak bileti Riga havalimanı – otel – havalimanı transferi Riga'da 4 gece oda kahvaltı konaklama ( Riga : Europa Royal – 4* vb ) Yarım günlük Riga şehir turu Rehberlik hizmetleri
|
| Fiyata Dahil Olmayanlar: |
Havalimanı vergisi : 110 Euro Vize ücreti : 100 Euro Seyahat Sağlık Sigortası 20 Euro Yurtdışı çıkış fonu 15 YTL
|
| İndirimler: |
2 Yetsikin yaninda konaklayan, 00-12 yas cocuklara uygulanır. Tekkisi Farki 120 Euro |
| Lütfen Dikkat: |
Ucus saatleri prensip saatler olup, ucus tarihinizden 2 gun once acentanizi arayarak, ucak kalkis saatinizi teyid ediniz. Ucus saatinden en az 2 saat once havalimaninda olmak gerekmektedir. |
| Not: |
Program akışı rehber tarafından belirlenir. Rehber, hava, yol, sosyal, doğal, zamanlama vb. nedenlerle programda değişiklik yapabilir. |
|
Riga’nın kara lekesi: İşgal müzesi |
|
Letonya’nın başkenti Riga’nin eski şehir merkezinde dolaşırken sanki, Paris, Brüksel ya da Darmstadt’daymışsınız gibi bir hisse kapılıyorsunuz. |
 | | Komşu ülke Estonya’nın başkenti Talinn gibi Sovyet ordusu tarafından hasara uğratılmamış kentin en karakteristik özelliği Jugendstil tarzında yapılmış binalar. Riga’ya Jugendstil zenginliğini kazandıran ünlü film yönetmeni Sergej Eisenstein’ın babası Yahudi kökenli Michael Eisenstein olmuş. Yeni restore edilmiş başkentin bu eski yapısıyla uyum içinde olmayan karanlık bir tek bina var, o da işgal müzesi.
Belediye meydanındaki bu gotik tuğla yapı sadece mimarisi değil, 1941-1991 yılları arasında önce Rus, sonra Nazi, sonra yine Rus işgallerini anlatan belge ve bilgileri sergileyerek de eski şehir merkezini hüzünlü ve kasvetli bir havaya sokuyor. Ancak Letonya’nın batının güvenlik sistemine, yani NATO’ya neden bu kadar ısrarla dahil olmak istediğini anlamaya çalısanların mutlaka bu müzeyi görmeleri gerek. “İşgal Müzesi” Letonya’nın tarihin izlerinin henüz silememiş olduğunun da işareti.
Baltık ülkeleri dendiğinde nedense Litvanya, Letonya ve Estonya’nın birbirine, hatta Rusya’ya çok benzediği düşünülür, ancak sadece Letonya’yı tanımak bile, hepsinin apayrı bir rengi, tadı, hatta kokusu olduğunu farketmeye yeter. Letonya’da her gün, tarihten ve kültürden yeni bir şey keşfetmek ve şaşırmamak elde değil. Letonyalıların en karakteristik özelliği sabırlı olmaları. Zorluklarla dolu tarih sayfalarını bir bir çevirdikçe, Letonyalılar’ın bağımsızlık ve özgürlük hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmemiş olduklarını görürsünüz. Letonyalılar, Sovyet işgalinden sonra hızla kaybettikleri Avrupa kültür ve geleneğine bağlı değerlere son onüç yıl içerisinde yeniden kavuşuyor. “O dönemde insanın değeri de giderek azaldı” diyor bir Letonyalı kadın ressam Lilija Dinere, AB üyeliği arifesinde yazdığı bir makalede. Bu değerleri korumak için verdikleri zorlu mücadeleyi ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra ekliyor: “Avrupa’nın bizim deneyimlerimiz, kültürümüz ve geleceğe olan inancımızdan yararlanmasını dilerim. Ancak bu yolla ve birlikte totaliter ve şiddet üreten rejimlere karşı denge oluşturabiliriz”
Her ne kadar AB üyeliği Letonyalılar’ı mutlu etse de içlerinde ince ince, kendi kimlik ve kültürlerini kaybetme, diğer AB üyeleriyle eşit olamama korkusunu taşıyorlar. Bu nedenle tarihte de sıkı sıkı tutundukları iki önemli alan var; spor ve müzik. Letonyalılar ulusal sporları Buz hokeyinin yanısıra atletizm de de başarılı. Sporseverler, 1972’deki Münih olimpiyatlarında cirit atmada altın madalyayı kıl payı kaçıran ama 4 kez Avrupa şampiyonu olmayı başaran Letonyalı Janis Lusis’i anımsarlar. Lusis, Letonya’nın üç olimpiyattan madalyasız dönmeyen tek atleti. Dönemin pekçok Sovyet sporcusu gibi Luisis’in de kariyeri, doping söylentileriyle sona erdi ama yıllar sonra bunun sadece söylenti olduğu tesbit edildi. Şimdi cirit atmada oğlunu yetiştiren Luisis, sık sık “Keşke o dönemde de Sovyetler Birliği değil, Letonya için yarışabilseydim” diyor.
HALK ŞARKILARINA UNESCO’DAN KORUMA Letonya’da 1873 yılından beri yaklaşık 2 bin 500 kişinin sahneye çıktığı bir müzik festivalinin yapılıyor olması halkın müzik tutkusunun en büyük işareti. Ayrıca her ülkenin kendine özgü halk şarkıları vardır ama, Letonyalılarınki biraz daha özel. Sözleri şiir formunda yazılan şarkılarda genellikle gözlenmiş bir olay, bir deneyim, bir duygu öğretici bir tarzda anlatılır. Hayır! aslında anlatılmaz, birbirine bağlı kısa mısralarla çağrışım yoluyla dile getirilir. “Daina” olarak adlandırılan bu halk şarkıları, daha çok düğün, dini tören gibi belirli rituallerde söylenir. Melodiler çok baskın değildir, seslerin sayısı sınırlıdır. Çok sayıdaki şarkı sözü, az sayıdaki melodilere uydurulur. Daina, genellikle kadınlar tarafından söylenir, bu nedenle Letonya halk müziğinde savaş, şiddet, alkol gibi erkeklere özgü konulara neredeyse hiç rastlanmaz. Şarkılarında duyguların dengeli olarak yansıtılmasına önem veren Letonyalılar, ağıt da yakmazlar. Letonyalılar, ulusal kültürlerinin en önemli kanıtı olan Dina yani halk şarkılarını 19. yüzyıldan itibaren arşivlemeye başladılar. Bugüne kadar söylenen ve yazılan 1 milyon 200 bin Daina olduğu tahmin ediliyor ve UNESCO, bu arşivi dünya kültür mirası olarak korumak için kolları çoktan sıvadı.
Soğuk ülke olduğu için alkol oranı yüksek içecek çeşidi çok Letonya’da. Letonyalıların Slovenyalılar gibi ulusal Cola’ları yok ama, rengi yüzünden Coca Cola’ya benzetilen siyah balzamları var. 1752 yılında bir eczacının bulduğu bu geleneksel içecek, 34 ayrı ot ve yağın karışımından oluşuyor ve % 45 alkol içeriyor. Letonya’da gittiğiniz bütün restoran ya da lokallerde, bu içkiye rastlıyorsunuz. Hatta Sovyet zamanında bu “siyah balsam” ihraç bile ediliyordu. Balsamın yanısıra hamurişleri de Letonya’nın spesialiteleri arasında. Bizim yağda kızartılan peynirli, kıymalı fincan böreğinin binbir çeşidi var. Tadı en ilginç olanı da içi havuçla doldurulanı.
RUSLAR GİTMEDİ Sekiz yüzyıl başka halkların egemenliği altında yaşayan Letonyalılar, Baltık ülkeleri arasında Birinci Dünya Savaşı’nı en ağır yasayan halk oldu. Hitler-Stalin Paktı ile bir başka trajediye tanık olan Letonya’nın Sovyetler Birliği’nden kopması da kolay olmadı. Letonyalılar da Litvanyalılar gibi kanlı bir çatışmaya hazırlanmıştı ama dönemin Sovyet Devlet Baskanı Gorbaçov, istemeyerek de olsa bağımsızlık yolunu açtı. Ancak Mart 1991’de referandumla özgürlüğü seçen Letonya’yı Rus askerleri ve işçilerinden kurtulamayacağı zorlu yıllar bekliyordu.
Yarım yüzyıl önce ülkeyi işgal eden Sovyetler Birliği, Letonya’ya, endüstrisi ve nüfus yapısı tamamen farklılaşmış bir ülke bıraktı. Stalinci sanayileşme çerçevesinde ülkeye gelen Rus işçilerin sayısı diğer ülkelerdekinden kat kat fazlaydı. Rus sayısı özellikle başkent Riga ve diğer endüstri kentlerinde daha yüksekti ve buralarda daha çok Sovyetler Birliği’nin sanayi ihtiyacını karşılayan, otobüs, telsiz gibi mallar üretiliyordu. Ülke bağımsızlığına kavuştuğunda varolan fabrikaların çoğu işe yaramayan eski teknolojiyle donanmıştı. Bu teknolojiyi yenilemek için uzun bir süre yabancı yatırımcı beklemiş olmasına rağmen Letonya, beklenilenden daha büyük bir ekonomik başarı elde etti.
Üretimin % 20’ye yakını bugün sanayi mallarında oluşuyor. En önemli sektör, gelirin dörtte birini sağlayan hizmet sektörü. Baltık denizindeki konumu ve buzlanmayan limanları da Letonya’ya önemli oranda ticari kazanç sağlıyor. Tahta ve tahtadan yapılan ürünler ülkenin en önemli ihracat kaynaklarından biri. Bu alanda 10 yıl önce sadece Rusya ile sınırlı olan ticaretin bugün en büyük kısmı AB üye ülkeleriyle yapılıyor, bu ülkeler arasında başı Almanya çekiyor. Letonya’da turizm de giderek gelişen önemli gelir kaynakları arasında.
AB ÜYELİĞİNDE KADIN ELİ Letonya, Bulgaristan ve Romanya dışında bütün aday ülkelerin 1 Mayıs 2004 yılında üye olmasına karar verilene kadar ikinci, yani ilkinden sonra AB’ye katılacak grup içinde yer aldı. Komşu ülke Estonya’nın Litvanya ve Letonya’dan daha hızlı gelişme gösterip ilk gruba dahil olmasını Letonyalılar kendilerine yapılmış bir haksızlık olarak algıladılar, nitekim pekçok AB uzmanı da Baltık ülkelerini ayrı ayrı AB’ye dahil etmenin sakıncalarını dile getirerek bu kırgınlığın dozunu arttırıyordu. Onların gösterdiği gerekçe, Rusya’ya karşı ortak bir strateji uygulamanın yegane yolunun Baltık ülkelerini ayırmamaktan geçmesiydi. Rusya ile arasına duvar örmek istemeyen Letonya, AB üyeliğinin aciliyetini sık sık hatırlatmakla kalmadı, üyelik sürecini hızlandırmak için de elinden geleni yaptı.
Letonya’nın ekonomik alanda attığı ilk adım, Rusya’dan miras kalan modası geçmiş teknolojiyi yenilemek yolunda oldu. Zaten doksanlı yılların sonunda Rusya, Letonya’da yaşayan vatandaşlarına kötü muamele yapılmasını gerekçe göstererek ekonomik bir ambargo koymuş ve ilişkilerini en aza indirgemişti. Siyasi ilişkilerini de masaya yatıran Rusya, kendisini, tarihi yanlış yazan Baltık ülkelerindeki sağcı ve faşistler tarafından tehdit altında hissettiğini sık sık dile getiriken, bu ülkelerin başını Letonya’nın çektiğini öne sürmeden edemedi.
Rusya’nın yaptığı propaganda meyvelerini Moskova’daki Letonya büyükelçiliğinde sürekli olarak yapılan protesto gösterileriyle verdi. Göstericilerin taşıdıkları pankartlarda “Letonya toplama kampıdır” gibi sözler dikkat çekiyordu. Büyükelçiliğe yapılan saldırılar bir anlamda Rusya’nın dünyaya Baltık ülkelerinin AB, daha doğrusu NATO üyeliğine hazır olmadığını göstermek için yapılan eylemlerdi. Rusya’nın ilk hedef olarak Letonya’yı seçmesi tabii nüfusunun yaklaşık % 30’unun, ki bu oran daha önceleri daha büyüktü, Rus kökenli olduğunu düşünürsek hiç de şaşırtıcı değil. Ayrıca Letonya Baltık ülkelerinin oluşturduğu zincirin en zayıf halkasıydı. Katolik Litvanya Polonya’ya, Estonya dil olarak da akraba olduğu için Finlandiya’ya yönelirken, Letonya kendine sabit bir koruyucu bulamadı. En yakın alternatif Almanya olabilirdi ama, Almanya’nın Letonya’ya sınır olmaması ve Nasyonal Sosyalist tarihi buna pek izin vermedi. Yine de ülkede Alman etkisini fazlasıyla görmek mümkün.
Almanya küçük çaplı projelerle Letonya’yı desteklemeyi ihmal etmedi. Örneğin Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti, Letonya polis teşkilatının yeniden yapılanmasına yardımcı oldu. Memurları eğitti, bilgisayar ve teknik malzeme gönderdi. Örgütlü suçlarla mücadele etmek, yaptığı yardımın büyük kısmını AB’den geri alan Almanya’nın çıkarlarına da son derece uygundu. Çünkü sınır kontrollerinin sağlıklı olmasını sağlamak, sosyal ve ekonomik durumun yaratacağı göçü, uyuşturucu ve kadın ticareti ile para aklama işlemlerini önlemenin en iyi yolu, güvenlik sistemini güçlendirmekti.
Letonyalılar’ın AB sürecini hızlandıran, planlı ve sistemli çalışmak oldu. 2000-2002 yılları arasında bütün AB kriterlerini yerine getirmeyi hedefleyen Letonya, vergi, iç ve bölgesel politika konusunda yapılacak reformlara ağırlık verdi. Her ne kadar üyelik sürecinde ekonomi ile ilgili rakamlar pek parlak görünmese de Letonya gelişti. % 7,6’lık büyüme oranıyla en büyük atılımı 2001 yılında yaptı ve bunu takip eden yıllarda bu oran % 5’in altına düşmedi.
Baş müzakereci; Andris Kesteris “kartlarımızı iyi kullandık” diyor Brüksel’de verdiği bir demeçte. Kesteris’i endişelendiren en önemli konu tarım kotalarıydı. Çünkü kolhozlardan özelleştirmeye geçilirken “İlerde bir tarım ülkesi olarak sütümüzü ithal edersek bunu halka açıklayamayız.” düşüncesiyle kotalar düşük tutulmuştu. Letonya’nın kadın Devlet Başkanı Vaira Vike-Freiberga, yaptığı konuşmalarda ülkesinin NATO ve AB üyeliğine ekonomik ve istikrar açısından hazır olduğunu söylerken, halkın özellikle tarım uygulamaları yüzünden AB’ye karşı sempatisini giderek kaybettiğini vurgulamayı adeta alışkanlık edindi. Berlin’de Die Zeit vakfının düzenlediği bir toplantıda konuşan Vike-Freiberga’nın şu sert sözleri dikkat çekici; “Brüksel’in süt ürünlerine koyduğu kotalar kabul edilir gibi değil. AB, bizim üretimimiz konusunda sosyalist dönemdeki kollektif çiftliklerden yola çıkıyor. Oysa bağımsızlığımızı elde eder etmez çiftçilere toprağını geri verdik ve herkes sıfırdan başladı. Çiftliklerimizi modernleştirdik, batı standartlarına getirdik ve şimdi üretimimiz bize verilen kotaların neredeyse iki katı. Kendi halkımızı kendi ürettiğimiz süt ve etle beslememizi kimse bize yasaklayamaz. Brüksel’den aynı parayı alamadığımız için, tarım ürünlerimizi kendi insanımıza daha ucuz sunamayıp, Avrupa’nın diğer ülkelerinde yüksek teşviklerle üretilen ürünlere mi kapımızı açacağız? Bir Euro fazla ya da eksik olması değil sorun, adil olmak. Birliğin diğer üyeleriyle eşit haklara sahip olup aynı saygıyı görmek istiyoruz. İki sınıflı sisteme sahip olan bir AB’nin üyesi olmak istemiyoruz.”
Özellikle yabancı basının dikkatini üzerine çekmeyi başaran Devlet Başkanı Vaira Vike-Freiberga, Letonya’nın “Demir Lady”si olarak anılıyor. İkinci kez bu göreve getirilen Vike-Freiberga, 2007 yılına kadar ülkenin en yetkili kişisi olmaya devam edecek. Altmışaltı yaşındaki Devlet Başkanı, hemen her konuyla yakından ilgilenerek hem de ülkede yaşayan Rus azınlığın entegrasyonuna ağırlık vererek çok puan kazandı. Yasamadaki boşlukları AB’nin talepleri çerçevesinde doldurmaya çalışan Vike-Freiberga, yolsuzlukla mücadele konusunu da güncel tutmayı başardı. Sovyet işgali dönemini Kanada’da geçiren Vaira Vike-Freiberga’nın ikinci kez devlet başkanlığına getirilmesi, bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından bu yana 11 ayrı hükümetin iktidara geldiği Letonya’da alışılmışın dışında bir durum olarak değerlendiriliyor.
Yapılan sosyolojik araştırmalara göre, halkın büyük bir kısmı, hala sorunların, güçlü bir merkezi yönetimle çözüleceğine inanıyor. Devlet Başkanı Vaira Vike-Freiberga, bunun nedenlerini Rus azınlığın siyasetten uzak kalması ve halkın hala çok partili sistemin nasıl işlediğini anlamakta güçlük çekmesinde ararken, Riga Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörlerinden Juris Rozenvalds, halkın hala siyah ve beyaz düşündüğü yorumunu yapıyor ve ekliyor; “Temsili demokrasiden hala uzağız. Memurların % 90’ı Letonya kökenli, siyaset ve ekonomi alanındaki elit sınıfı yine Letonyalılar oluşturuyor.” Letonya’nın üyelik sürecinde en çok tartışılan konu ne yabancı yatırımlar oldu, ne tarım ne de yolsuzluk. Ülke adeta Rus azınlıkların entegrasyon sorunuyla yatıp, entegrasyon sorunuyla kalktı.
RUSLARLA LETONYALILAR YANYANA YAŞIYOR BİRLİKTE DEĞİL Letonya ile ilgili şu fıkra hala geçerliliğini kaybetmiş değil; “Letonyalı’nın biri altın bir balık yakalar. Balık, kendisini özgür bıraktığı takdirde, her dileğini yerine getireceğini söyler. Estonyalı, balığı kuyruğundan tutup ağaca çarpmaya başlar: “Be-nim-le Rus-ça ko-nuş-ma yeteeeeeer!”
Letonya azınlıklar sorunu konusunda nev-i şahsına münhasır bir ülke. 1939 yılında nüfusun %85’i Letonken, bu oranın 1989’da % 50’ye düştüğünü görüyoruz. Yani Letonyalılar kendi ülkelerinde azınlık olmayı yaşadılar. Şimdi istatistikler bu oranın % 29 olduğunu söylüyor ama sokakta kime sorsanız hala Letonya nüfusunun yarısı Rus. Aslında Rus azınlık nedeniyle Letonya’nın Rusya ile AB arasında köprü rolü oynaması beklendi ama ortaya çıkan uyum sorunu bu beklentinin gerçekleşmesini engelledi.
Ülke 1991 yılında bağımsızlığına kavuşunca, Rusya’ya geri dönmeyen asker ve işçiler bir anda vatansız ilan edildiler. Başlangıçta en hızlı çözümün vatansızların Rusya’ya geri dönmesini sağlamak olduğu düşünüldü, hatta 1941 yılında Sovyetler Birliği’nin ülkeyi işgal ettiği bu nedenle bunun sonuçlarına 60 yıl sonra da olsa katlanması gerektiğini düşünenler, konuyu devletler hukukunun bir sorunu olarak gündeme getirdiler. Letonya’nın Ruslar’ın entegrasyonunu sağlamak için attığı ilk adım, 1995 yılı başında Avrupa Konseyi üyesi olurken, uzun süredir tartışılan vatandaşlık yasasını çıkarmak oldu. Oldu ama vatandaş olmak için Letonca bilmeyi ve tarih sınavından geçmeyi öngören bu yasa, vatansızların sayısını azaltmaya yetmediği gibi, başta, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilati AGIT, AB ve NATO olmak üzere uluslararası kuruluşların şimşeklerini de ülkenin üzerine çekti.
Komşu ülke Estonya kolayca çıkardığı dil yasasıyla yumuşak bir geçiş yaparken Letonyalılar direndiler. Uluslararası kuruluşların istediği, parlamentodan birkaç kez dönen dil ve seçim yasası, Estonya’dan bir yıl sonra ancak 2002 Mayıs’ında kabul edildi. Devlet Başkanı Vike Freiberga bunun için, amacı Letonca’nın güçlenmesi olan, dil bilimcileri, yazarlar ve sosyologlardan olusan bir resmi dil komisyonu kurdu. Yasal değişikliğin yanısıra, Anayasa’ya Letonca’nın güçlendirilmesi maddesi ile parlamentonun çalışma dilinin Letonca olduğuna yönelik maddeler de eklendi. Ayrıca Letonya Parlamentosu, Rus kökenli vatandaşların secime aktif olarak katılmasını kolaylaştırmak amacıyla seçim yasasından, meclise girmek isteyen Rus kökenlilerin Letonca bildiklerini ispat etme zorunluluğunu kaldırdı. Pekçok Letonyalı politikacı, Almanya gibi ülkesindeki yabancı sayısı % 10’u geçmeyen AB üyesi ülkelerin kendi sorunlarıyla başa çıkamadığı halde, Letonya’ya bu denli baskı yapılmasını anlaşılmaz bulduğu için bu yasal değişikliklerin gecikmesine neden oldular.
Sadece vatandaşlık yasası değil, eğitim ve basın yayın sektöründe de Rus kökenliler ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyordu. Hala yürürlükte olan ve hala protesto edilen eğitim yasası, devlet okullarında Rusça eğitime izin vermiyor. Hem de Letonca ders verecek kalifiye öğretmen sıkıntısı çekildiği halde. Basın yayın yasası Rus kökenlilerin yararına yumuşatıldı ama, bundan daha bir kaç yıl önce özel radyo televizyonların bile en fazla % 30’unun Rusça yayın yapmasına izin veriliyordu. Bazı özel radyolar sık sık kapatılıp, lisansı elinden alınıyor, sansüre tabii tutuluyordu ve konu uluslararası mercilere kadar iletildi.
Sözün kısası Letonyalılar, Avrupalılaşmanın Letonya’da yaşayan yabancıları uzun vadede kalifiye hale getireceği önermesine hala soğuk bakıyorlar. İki dili ve kültürü iyi bilen gençlerin başarısı bile entegrasyon sürecini yeterince hızlandıramıyor. Çünkü gençlerin dünyaya açılmak gibi bir hedefi var. Örneğin 2002 yılında Eurovision şarkı yarışmasında birinci gelen Marija Naumova, çok iyi Letonca bilen Rus kökenli, Letonya vatandaşı olmuş, hukuk mezunu bir genç. Eurovision’da söylediği “I Wanna” adlı şarkısı Letonya’dan çok Latin melodileriyle süslü olan Naumova, zaferinden sonra şu sözleri sarfetmişti; “Avrupa çapında bir kariyer yapmak istiyorum, Letonya çok küçük” Letonya çok küçük ama ülkede kalmayı tercih edenler arasında Rus düşmanlığı maalesef azalmıyor. Zamanından AB üyeliğinin gereksizliğini savunan ve Rusya’ya karşı olan genç bir Leton gazeteci bunun gerekçelerini çarpıcı bir ata sözüyle özetliyor; “Fil uyusa da yanındakiler korkmakta haklıdırlar. Çünkü fil uyurken de dönebilir.”
NATO ÜYELİĞİ FİLDEN KURTULMANIN TEK YOLU MU? Aslında doksanlı yılların başında 11 Eylül terör saldırılarını tahmin etmek ne kadar zorsa, Letonya’nın NATO üyesi olacağını söylemek de o kadar kehanet sayılabilirdi. Letonya, özellikle sol kesim, ülkede yaşayan Rus azınlık yüzünden NATO üyeliği konusunda çekingen davranıyor, Batı da Letonya’nın Kuzey Atlantik Paktı içinde hangi boşluğu dolduracağını bilemediği için bu konuya fazla önem vermiyordu. Oysa Sovyetler Birliği’nden kanlı olmasa da sancılı ayrılan ve güvenlik sistemi cılız kalan Letonya için NATO üyeliğinin tek alternatif olduğu başından beri belliydi ama bu kolay kolay ifade edilemiyordu. Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’da olduğu gibi Letonya’da da, NATO üyeliğinin Rusya ile ilişkileri açıklığa kavuşturacağından yola çıkılıyordu. Şubat 2002’de Letonya ve Litvanya’yı ziyaret eden dönemin Nato Genel Sekreteri George Robertson üyelik sinyali verdi ama, parti çıkarlarını güvenliğin üstünde tuttuğu ve azınlık sorununu çözemediği için Letonya’nın kulağını çekmeden de edemedi. Daha sonra Vilnius grubu olarak adlandırılan dokuz NATO aday ülkesi (Estonya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Slovakya, Slovenya, Makedonya) ve Hırvatistan’ın Başbakanları Riga’da bir araya gelerek, aynı yıl Kasım ayında Prag’da düzenlenecek NATO zirvesine hazırlık yaptılar. Toplantının adı “Riga 2002-Prag’a köprü” şeklindeydi. Prag’dan da beklenen olumlu sonuç çıktı.
Diğer Baltık ülkeleri gibi Letonya’nın da kendisine ait bir ordusu yoktu. Bu nedenle Letonya, NATO üyeliği için hazırlıklara Kuzey Atlantik Paktı standartlarına uygun bir ordu oluşturarak başladı. Bütçenin % 2’si askeri harcamalar için ayrıldı, Balkanlar’daki NATO uluslararası barışgücüne asker yollandı. Afganistan krizi sırasında Kırgızistan’ın korunması için de yardım teklifinde bulunuldu ama bunun NATO üyeliğini nasıl etkileyeceği bilinmediği için asker gönderilmedi. Ayrıca ordunun eğitimi, silahlanma ve güvenlik kuralları konusunda Letonya da komşuları gibi Almanya ve Danimarka’dan yardım aldı.
Bunun yanısıra Letonya, Estonya ile birlikte NATO üyeliği hakkında halkı bilgilendirmek amacıyla LATO ve EATA adını verdikleri iki ayrı insiyatif oluşturdu. Internet sayfalarıyla iki ülkenin NATO’ya üye olmak için izlediği rota hakkında ayrıntılar aktarıldı. Ayrıca hemen her gün en küçük şehirlerde bile NATO konusunda konferanslar ve tartışmalar düzenlendi, okullarda sadece öğrenciler değil, öğretmen ve idareciler de eğitim aldılar. Çünkü Rusya ve Almanya hegomonyası arasında gidip gelen Baltık ülkelerinde halkın en büyük korkusu uluslararası örgütlere üye olarak başka bir hegemonya altına girmekti.
SORUNLAR BİTMEDİ Bu korkuyu Letonya’da hala hissetmek mümkün. 1 Mayıs’da AB’ye üye olan ülkeler arasında en yoksul olan Letonya’da fiyatlar artarken ücretler düşmeye devam ediyor. Bunun en önemli nedeni, üreticinin, ülkedeki ucuz işgücünden yararlandıktan sonra, yatırımlarını Kaliningrad ve Ukrayna gibi ülkelere kaydırmış olması. Bu doğal olarak işsizliği arttırıp, sosyal alandaki reformların hayata geçirilmesini engelliyor. Bölgesel farklılık ülkenin sırtında küçülmesi güç bir kambur gibi görünüyor. 1282 yılında liman kenti ilan edilen başkent Riga’nın, sık cafe’ler, bankalar ve magazalarla dolu sokaklarında, İngilizce, Letonca, Rusça ve Almanca konuşan bakımlı, iyi giyimli gençler dolaşırken, 100 km öteye gittiğinizde yemyeşil ovaların içinde ekonomik bir kuraklıkla karşılaşıyorsunuz. Örneğin Doğu sınırındaki 40 bin nüfuslu adeta bir Rus kentini andıran Rezekne’de işsizlik oranı % 30’u buluyor (Riga’da bu oran % 5 bile değil). Şehrin cam kırıkları ve pislikle dolu ana caddesini ise sarhoş çiftçiler süslüyor.
Hala Letonya vatandaşına geçmemiş çok sayıda Rus kökenli vatansız statüde ve bu konu sık sık iç politik mesele olarak gündeme geliyor. AB ve NATO’dan dışlanmamak kaygısıyla gerekli yasal değişiklikler yapıldı ancak etnik farklar giderilemedi. Ruslar hala lokantalarda gürültüyle votka içip saslık yerken, Letonyalılar bira ve patates ısmarlıyorlar. Hala iki ayrı topluluğun ayrı sinema, tiyatro ve diskoları var. Okullarda Letonca eğitim verilmesine karşı çıkan Ruslar hala soluğu, ellerinde pankartlar Eğitim Bakanlığı’nın önünde alıyorlar.
AB üyeliği ile daha iyi çalışma koşullarına sahip olacağını düşünen halk, eski AB ülkelerinin işgücü göçü için koyduğu sınırları şimdi daha açık seçik görüyor. 740 bini başkent Riga’da yaşayan 2 Milyon 300 bin nüfuslu Letonya halkının sabrının ardında, ne zaman su yüzüne çıkacağı bilinmeyen bir hayal kırıklığı yatıyor olmalı. Tabii bir de korku. Sokaklarında dolaşırken sık sık Almanya’yı anımsatan Letonya ile ilgili Berlin’deki ünlü Yahudi Müzesi’nde şu bilgiler sergileniyor: “1941-44 yılları arasında sadece başkent Riga yakınlarındaki Rumbula’da 50 bin Yahudi katledildi. Buradaki yeşil alanın adı artık “Kral Ormanı değil, Ölüm Meydanı”. Rumbula’nın beş kilometre güneyinde kurulan Slaspilas toplama kampında ise, başta Polonyalı, Rus ve Yahudiler olmak üzere 10 bin kişi daha öldürüldü. Çocuklara ait bölümde ise, 700 küçük mezar var.”
|
| Tur Ücreti:0 | Kişi Başı Ücrettir. |
|
|
|
|